Ertesi sabah buluştuklarında Mert ortam değişikliği olması için Kandilli’ye gitmeyi önerdi. Beraber Kandilli’ye gittiler. TEM’de biraz trafik vardı, oraya vardıklarında saat 11 olmuştu. Ihlamur Cafe’ye oturup birer türk kahvesi sipariş ettiler. Hava güzeldi, boğaz kıyısı biraz esintili olmasına rağmen rahatça dışarıda oturulabiliyordu.

Türk kahveleri geldi, önce seanslarını yaptılar, daha sonra sohbete başladılar.

“Bugünkü konumuz, mutlu olmak için mükemmel olmaya çalışmayı bırakmak, hazır mısın?” diye sordu Mert.

“Başlayalım bakalım.”

“Vasat olabilir misin, vasat olmayı içten bir şekilde kabul edebilir misin, bir hafta boyunca vasat bir insan olarak yaşayabilir misin?”

“Hayır, sanmıyorum, en çok zorlandığım konu bu zaten.”

“Sana kötü bir haberim var, mutluluk kaçacak sen kovalayacaksın, çünkü gerçek olmayan bir gerçekliğin var”

“Nasıl yani?”

“Mükemmel olmaya çalışmak, herhangi bir şeyi mükemmel yapmaya çalışmak çoğu zaman bir yanılsama ve vakit kaybıdır, aldığın keyfi azaltır ve hep daha fazla çaba göstermene yol açar, daha fazla çaba göstermene rağmen yine de mükemmele ulaşamadığında hayal kırıklıkları seni bekler.”

“Tam olarak beni tarif ettin”

“Tekrar ediyorum, mükemmel soyut bir kavramdır ve gerçek değildir. Mükemmel mutluluk da yoktur. “

“Peki mükemmelliyetçi olmaktan nasıl vazgeçebilirim?”

“Bunun bazı yöntemleri var, ben sana birkaç tanesini anlatacağım, aklına yatanları uygulamanı istiyorum”

“Tamam, anlaştık.”

“Bir insanın herhangi bir şey sürdürmesi onunla ilgili motivasyonundan kaynaklanır. Mükemmelliyetçi kişinin en temel motivasyonu başarısızlıkla karşılaşmamak veya hata yapmamak için yaptığı işin mükemmel olması gerektiğini düşünmektir. Başarısızlık veya hatadan o kadar çok korkarlar ki vasat olmayı kabul edemezler ve sürekli her konuda çok çalışırlar.”

“Anladım, ben de böyleyim işte.”

“Mükemmel olmanın avantajlarını biliyorsun, hayatında deneyimledin, bedelini ödedin, şimdi farklı bir bakış açısı ile konuya yaklaşmanı istiyorum, mükemmel olmanın dezavantajları neler sana göre?”

“Sürekli bir gerginlik ve huzursuzluk hissi var içimde aslında, korku var, hayattan çok fazla keyif almıyorum, rahatlayamıyorum, sosyal hayatımda ve ilişkilerimde sorunlar yaşıyorum, işyerinde özellikle astlarımla ilgili problemler var.”

“Bunları değiştirmek için ne yapabilirsin?”

“Mükemmel olmaya çalışmayı bırakmam lazım sanırım” diye gülerek yanıtladı Derya.

“Vasat olmayı dene, hedeflerini küçült biraz, daha az çaba göster ve daha fazla keyif almaya çalış”

“Performansım ne olacak, beni kapının önüne koyarlar iş yerinde”

“Sanmıyorum, orta ve uzun vadede performansının aslında arttığını görüp şaşırabilirsin.”

Sadece iş değil ki benim sorunum, hayatımın neredeyse tamamında bir mükemmellik arayışı söz konusu, belki de bu yüzden keyif almanın ne demek olduğunu bile bilmiyorum.

Hedefi küçülttüğünde aldığın keyif artabilir, bir işin mükemmel sonuçlanması ile keyif arasında bir bağlantı olmadığını görmeni istiyorum, önümüzdeki hafta için ödevin bu olsun. Bak şimdi ben sana örnek olması için kendi listemi yapacağım.

Her sabah bir saat hızlı bir tempoda 7 km yürümeyi seviyorum, bunun süresini 45 dakikaya ve mesafeyi 5 km’ye indirdiğimde aldığım keyifte hiçbir azalma olmadığını fark ettim.

Her gün yeni bir yazı yayınlamak, bu yazının en az 2 sayfa olması ve beni %100 tatmin etmesi benim için önemli. Diğer yandan; her gün yeni bir yazı yayınlamak yerine hafta sonları eski yazılarımı paylaştığımda ve yazılarımın uzunluğunu 1,5 sayfaya indirdiğimde gelen rahatlama ile aldığım keyif arttı.

En az bir saat yeni bir kitap okuyup notlar almayı seviyorum, ama bu benim tempomda bazen zor olabiliyordu. Bu nedenle yarım saat not almadan kitap okumaya başladım ve yine aldığım keyif arttı.

Keyif almak ile mükemmellik, tam istediğimiz gibi olması arasında bir ilinti yoktur. Bunu sadece uygulayarak görebilirsin, lütfen dene.

“Tamam, yapacağım.”

“Mükemmel olmak ile ilgili bahsedeceğim son konu korku. Mükemmelliyetçi yapıdaki insanlar aslında çok korkmaktadırlar. Hata yapmaktan, eleştirilmekten, onay alamamaktan, sevilmemekten korkarlar, içerikten fazla şekle önem verebilirler”

“İş yerinde en sık karşılaştığım iddialardan birisi bu, şekle çok fazla önem verdiğim”

“Bunu çözmenin yöntemlerinden bir tanesi kafandaki en kötü ihtimal senaryolarını masaya yatırıp aslında o kadar korkutucu olmadıklarını veya gerçek dışı olduklarını görmektir”

“Anladım, dün sabah senin rolünü oynarken yaptığımız gibi”

“Evet, aynen öyle”

Öğle yemeği zamanı gelmişti, uzak bir yere gitmeye gerek görmediler. Kandilli’nin güzel balıkçısı Suna’nın yerine geçtiler. Sardalye, hamsi ve salata sipariş ettiler. Balıklar çok lezzetliydi gerçekten, yemekten sonra iskelenin yanından başlayan yürüyüş yolunda kısa bir yürüyüş yaptılar.

Güzel bir hava vardı, pek çok kişi oltaylala balık avlıyordu, akıntıların bol olduğu bu bölgede avlanmak biraz ustalık istiyordu. Yalıların önündeki bu yürüyüş yolu boğazdaki en güzel yerlerden birisiydi gerçekten. Bir basamağa oturup biraz balık tutanları seyrettiler.

“Balık tutmayı biliyor musun?” diye sordu Derya.

“Evet, beş yaşımda babam öğretmişti.”

“Hep benden bahsettik, biraz da sen kendini anlatsana, nasıl bir çocukluk yaşadın, merak ediyorum, sakıncası yoksa elbette.”

“Ben çok şanslıyım, Boğaz’ın kıyısında Beykoz İlçesi’nde doğdum ve 15 yaşına kadar burada yaşadım. Denizle hep iç içeydik. Rahmetli babam ile en fazla keyif aldığım anlar muhtemelen bana balık tutmayı öğrettiği günlerdi.

Babamla ilk balığa çıkmaya başladığımızda herhalde 6 yaşında falandım. Babam boğazın ortasına çektiğimiz sandalımızda bana çapari ile istavrit yakalamanın ayrıntılarını öğretirdi. Tabii ki hayat dersleri de içerirdi balık tutma maceralarımız.

Babam bana balık tutarken sezgilerine güvenmenin önemli olduğundan bahsederdi, “illa herkesin olduğu yerde veya daha önce bulduğun yerlerde balık olacak diye bir kural yok, sen nerede olacağını hissediyorsan oraya gidip denemelisin” derdi. Bazen boğazın ortasında kimsenin olmadığı yerlerde balık sürülerine rastladığımızda Babamın haklı olduğunu düşünürdüm.

Hayatımda sezgilerime güvenmeyi çok sonraları öğrendim, ama Babam haklıydı, bazen insan iç sesine güvenip kalabalıkları takip etmeyi bırakmalıydı.

Balık tutarken Babam sessizlik isterdi, “balıkları duyamıyorum” derdi. Balıkları duymak bana her ne kadar anlamlı gelmese de Babamın isteğine uyar ve sessizce onu izlerdim. Balıkları duymaya çalışıp bunu beceremeyince üzülürdüm.

Çok sonraları Babamın ne demek istediğini anladım, o bana iç sesini dinlemenin önemini anlatmaya çalışıyordu sanırım ve evet haklıydı, içinde bulunduğumuz an’a odaklanıp iç sesimizi dinlemek çoğu zaman mucizelerin kapısını açıyordu.

Bir başka gün yine kimselerin olmadığı yerlerde avlanmaya çalışırken sıkıntıdan eski oltaları tamir etmeye başlamıştım. Babam bana “şanslı olduğumuza inanıyor musun?” diye sordu, “hayır baksana hiç balık yok” diye cevap verdim. “Ama burada beraberiz ve güzel vakit geçiriyoruz, buna ne dersin” diye devam etti. Haklıydı. Biraz sonra büyük bir balık sürüsü sandalın altından geçmeye karar verdi ve onların bir kısmını yakalayıp livara attık.

Kıyıya çıktığımızda tuttuğumuz balıkların bir bölümünü satmak istediğimi söylediğimde Babam gülümseyerek “tamam” dedi ve bana bir tartı buldu. Bir saat geldi geçti kimse benden balık almıyordu. Sabırla beklememi öğütledi Babam, “hemen pes etme, sabırla beklemeyi öğrenmelisin” dedi. Sonra balıkların hepsini sattım (Babamın arkadaşları aldı hepsini, Babam organize etmiş bunu, yıllar sonra itiraf etti).

Cebimde ilk defa para kazanmanın mutluluğu ile eve doğru yola çıkmışken Babam başarımı kutlamam gerektiğini söyledi ve beni bir pastaneye götürerek dondurma sipariş etti. İlk kazandığım paranın bir bölümü ile dondurma yedik. O çilekli dondurmanın tadını hiç unutmadım.

Bugün de bizim kızların en sevdiği dondurma çilekli dondurma. Babam artık aramızda değil, ama bana öğrettikleriyle bir şekilde yaşadığını düşünüyorum.

Sezgilerine daha fazla güven, şanslı olduğuna inan, sabırla bekle, keyifle kutla…

İşte benim kısa hikayem.

“Çok güzel bir hikaye gerçekten” derken Derya’nın gözleri dolmuştu.

Saat dörde yaklaşmıştı, Ihlamur Cafe’de birer çay içtiler, sonra Mert Derya’yı Caddebostan’a arabasının olduğu yere bıraktı, ertesi sabah buluşmak üzere vedalaştılar.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × 3 =