Jokerleri Niye Sevmiyorum?


Bu yazımda oyun teorisinden bahsettim ama bildiğiniz oyun teorisi değil, daha farklı bir açıdan yaklaşmaya çalıştım konuya. Keyifle okumanızı dilerim.

Oyun modelleri başlıca iki varsayıma dayanmaktadır. Bunlardan bir tanesi sıfır toplamlı oyun modelidir. Buna göre; taraflardan birisinin kazancı diğerinin kaybı anlamına gelmektedir.

Farkında olarak veya olmadan sıfır toplamlı oyun modelini benimseyip hayatımıza uyguladığımızda sıklıkla düştüğümüz hatalardan birisi; istemekle başkalarının bir şeyi istemesine ve elde etmesine engel olduğumuzu düşünmektir. Çok fazla şeye sahip olduğunu düşünen ve bu konuda her gün şükreden bir insan bile yeni şeyler isteyebilir.

Evrenin kaynakları sınırlı değil, bizim isteklerimizin gerçekleşmesi başka insanların isteklerinin gerçekleşmesini kesinlikle engellemiyor.

Bu kısa girişten sonra gelelim konunun kalbine.

Oyunları nasıl oynadığımız ile hayata nasıl baktığımız ve hayat oyununu nasıl oynadığımız arasında büyük paralellikler var.

Buna zaten inanıyordum ama bu hafta yaşanan bir olay daha da iyi pekiştirdi konuyu kafamda.

Büyük kızım Duru ile Boggle Slam adında basit bir kart oyunu oynuyorduk, Özge de o sırada bir yandan bizi izleyip bir yandan Ada’ya yemek yediriyordu sanırım.

Boggle Slam hızlı tempolu, 4 harfli bir kelime oyunu. Oyunda iki kişi birbirine karşı yarışıyor, yerdeki kelimeyi değiştirmeye çalışarak elinizdeki kartları bitirmeye çalışıyorsunuz.

Oyunda bütün harflerin yerine geçebilen 2 şer tane joker kullanılması mümkün iken ben asla joker kullanarak oynamıyorum.

Özge bana neden joker kullanmadığımızı sorduğunda hiç düşünmeden “ben joker sevmem” diye cevap verdim. Sonra aklıma takıldı ve müsait bir zamanımda bu konu üzerinde derinlemesine düşünmeye çalıştım.

Diğer oyunları düşündüm, özellikle iskambil oyunlarının bir bölümünde joker kullanılabilir, ama ben bir desteği aldığımda ilk yaptığım şey jokerleri çıkarmak ve hatta mümkünse çöpe atmaktır.

Sahi ben neden joker sevmiyordum?

Sanırım ben cevabımı buldum. Ben bir şeyleri yardım almadan yapmayı seviyorum, çünkü diğer insanlardan yardım isterken zorlanıyorum (eskiden daha fazla idi, yeni hayatımda bu konuda gelişmeler sağladım ama henüz jokerlerle barışacak kadar değil 🙂 ).

Diğer insanlardan yardım istemenin hiçbir kötü yanı yok, hatta içlerinden gelerek yardım ettiklerinde onlar açısından da müthiş bir keyif ve mutluluk.

Ama bir şekilde öyle kurgulamışım işte küçükken. Çocukken en sık duyduğum cümlelerden birisi “valla kendi işini kendin yapacaksın, kimseden yardım istemeyeceksin” idi. Anneannem ve teyzemde kalırdım sık sık, Allah rahmet eylesin, çok güçlü kadınlardı, onlar beraber yaşarlar ve çoğu işlerini hakikaten kimseden yardım almadan kendileri hallederlerdi, yardım istemeyi çoğu zaman zayıflık olarak görürlerdi.

Joker benim gözümde işleri kolaylaştıran bir yardımcı idi, ama ben yardım sevmeyen ve her şeyi kendim yapmaya çalışan bir insan olarak onu çoktan düşman bellemiştim.

Biraz daha derine indiğimde başka bir şey daha fark ettim, yine bir kurgu tabii ki ve ilkiyle alakalı. “Alınteri, emek ve çaba olmadan elde edilen şey değersizdir”. Benim bundan çocuk aklımla yaptığım ve uzun yıllar sadık kaldığım çıkarım ise bir şey ne kadar zorsa o kadar değerli ve keyifli olur şeklinde idi. Hatta iki kurguyu birleştirdiğimde; hem kendin yapmalısın yardım almadan hem de zor olmalı ki daha keyifli olsun diye muhteşem bir oyun modeli geliştirmiştim anlaşılan.

Yeni hayatımda buna çok katılmıyorum açıkçası, bir şeyi illa zorlanarak ve tek başımıza yaratmak zorunda değiliz keyif almak için. Her şey çok kolay ve keyifli de olabilir, yardım almak da harika bir şey.

Daha da derine, en temele indiğimizde ise altta yatan “akıllı olduğumu ispatlamak” motivasyonu. Ulan akıllı olsan ne olacak, aptal olsan ne olacak. Başarının, mutluluğun, hayattan keyif almanın zeki olmakla bir alakası yok ki. Ayrıca akıllı isen bunu ispatlaman gerekmiyor ki her dakika.

Şimdi geriye dönüp hayatımı gözden geçirdiğimde hayatımı gereksiz yere ne kadar zorlaştırmış olduğumu görüyorum. Şu anda yaptığım iş yaratıcılık gerektiren bir alan ve ben yaratıcılığımı kullanmayı seviyorum. Bunu üniversiteden ilk mezun olduğumda da yapabilirdim, ne bileyim bir reklam ajansında çalışabilirdim, şiir kitabı çıkarabilirdim, vb.

Ama oyunu zorlaştırmayı sevdiğim için önce 15 yıl denetim ve finans işinde çalışarak işleri iyice içinden çıkılmaz hale getirdim ve sonra oyunun ikinci yarısında muhteşem bir dönüşle skoru lehime çevirmeye çalışıyorum. Be adam madem bu kadar iyi oynuyordun, ilk yarıda neredeydin?

Duru ile yeni bir oyuna başlamak üzereydik tam o sırada, kağıtları dizdi ve ADAM yazdı, bu şekilde başlamamızı önerdi.

Hemen itiraz ettim, bu şekilde çok kolay olur dedim, daha zor bir şekilde sadece tek sesli harf içeren bir kelime ile örneğin SERT ile başlayalım dedim, tamam dedi hemen MERT yazdı, olmaz dedim, özel isimler olmasın. Oyunu zorlaştırıp durdum anlayacağınız, ta ki çocuk isyan edene kadar 🙂

Hepinizin bildiği gibi 4 ay önce yeni bir hayata atıldım, ama buna rağmen bana hizmet etmeyen bütün kararlarımı çözmüş ve değiştirmiş falan değilim.

Her gün yeni bir şeyler keşfediyorum kendimle ilgili ve bu çoğu zaman bana keyif veriyor.

Bundan böyle jokerleri sevmeye karar verdim 🙂

Siz de kendi hayatınıza bu bültende anlatılanlar özelinde değişik bir bakış açısı ile yeniden bakabilirsiniz, oyun oynarken nasıl davranıyorsunuz, oyunlarda ve gerçek hayatta işleri gerekmediği halde zorlaştırıyor olabilir misiniz?

Belki de ilişkinizi önce karşı tarafı tükenme noktasına kadar getirip sonra toparlamayı seçiyorsunuz, belki işyerinde her şeyi hiç yardım almadan kendiniz yapıp kendinizi tüketiyorsunuz. Düşünmeye değer bence

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

16 + 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.