Uzun zamandır Bilge’yi ziyaret etmiyordum; bir fırsat yarattım ve çaldım kapısını, beni her zamanki gibi kocaman gülen yüzüyle karşıladı, “hava sıcak, bahçede oturalım” diyerek eski bir kanepeyi işaret etti, yanıma oturdu, kucağına bir kedi alıp sevmeye başladı.

Hal hatır sorma faslından sonra fazla zamanım olmadığını söyleyerek doğrudan konuya girmek istedim, beni durdurdu ve “siz modern zaman insanlarının en büyük sorunu bu işte, hiçbir şey için zamanınız yok” dedi. “Güzel bir çay ritüeli için her zaman vakit olmalı” şeklinde söylenerek içeri girdi.

Onu beklerken telefonumu karıştırmaya başladım, instagram hesabıma baktım, o sırada telefonum bipledi, gelen bir whatsapp mesajını kontrol ettim,

Bilge küçük bir semaverde demlenmiş çay ve iki küçük cam bardak ile geri döndü. Telefonumu istedi, giderken alırsın diyerek içeri götürdü. “İki dakika boş duramıyorsunuz, can sıkıntısına tahammül edemiyorsunuz, oysa can sıkıntısı iyidir, yaratıcılığı besler, sen de denemelisin” dedi.

Servis yapmak için hamle yaptım, “bırak demlensin” dedi, “senin kafandaki dahiyane fikirler gibi çayın da demlenmeye ihtiyacı vardır.”

Buranın yavaş temposuna alışmam zaman alacaktı anlaşılan. Düşündüm; Bilge her zamanki gibi haklıydı, en son ne zaman canımın sıkılmasına izin verdiğimi gerçekten hatırlamıyordum açıkçası, programımda bulduğum her boşluğa bir şeyler sığdırmaya çalışırken kendimi de tüketmeye başladığımı fark ettim.

Bilge’nin sezgileri olağanüstü güçlüdür, “biraz dinlenmelisin” dedi. “Aynı anda çok şey yapıyorsun ve bunu bir marifet sanıyorsun ama inan öyle değil. Bu anda kalmanın önündeki en büyük engellerden birisidir. Bu konuyu konuşmaya geldin sanırım.”

“Evet” diye kekeledim, yine beni şaşırtmayı başarmıştı.

“Çayımız demlendi, çayımızı içelim, sonra ben sana bunun formülünü senin anlayabileceğin bir şekilde anlatmaya çalışayım.”

“Anlaştık.”

Arkası Yarın.

Not: Tüm eski yazılarıma kendi adımı taşıyan web sitesinden ulaşabilir, koçluk hakkında bilgi almak için mert@mertcuhadaroglu.com adresine mail atabilirsiniz.