Başlangıç


Mert sabah 7 gibi uyandı, uzun zamandır erken kalkmayı bir alışkanlık haline getirmiş ve kısa sürede hayatında çok olumlu değişiklikler gözlemleyince devam etmişti.

Yazlıkta alt kata indi, su ısıtıcısının düğmesine bastı, müzik setini açtı, Norah Jones çalmaya başladı. Çayı demledi. Üzerine bir sweatshirt alıp dışarıya çıktı. 5 dakikalık sabah ritüelini uygulamaya başladı, bunu ona yıllar önce bir sabah yürüyüşü sırasında tanıştığı Engin Bey anlatmıştı.

Önce bir dakika boyunca çok derin bir şekilde nefes alıp verdi, sonraki dakika her 5 saniyede bir fotoğrafı çekiliyor gibi gülümsedi, poz verdi. Üçüncü dakikayı yüksek sesle şarkı söyleyerek geçirdi, dördüncü dakikada bir dakika boyunca zıpladı, beşinci dakikayı ise yüzünü güneşe dönerek ellerini havaya açarak Allah’a sahip olduğu şeyler için aklına gelenleri tek tek sayarak yüksek sesle şükrederek geçirdi.

Artık güne başlamaya hazırdı. Yalıkavak Sahili’nde kısa bir yürüyüş yaptı, dönerken gazete aldı. Çayı ısıttı, kahvaltısını hazırladı. Esra ile beraber kahvaltı edeceklerdi, bu nedenle sadece bir dilim kızarmış ekmek üzerine tereyağ sürüp üzerine biraz şeker serpti. Çocukluk günlerini hatırladı, ne kadar güzel sabahlardı, kızarmış ekmek kokusu mutluluğa açılan bir kapı gibiydi ve o kapı hiç kapanmaz, her sabah yeniden açılırdı.

Duş aldı, giyindi, evden çıktı, Peugeot 208 CC’nin üzerini açtı, kemerini taktı ve sürmeye başladı. Sabahın bu saatleri harikaydı, yollarda fazla kimse yoktu, 12 dakika içinde Gündoğan’daki Düşler Sitesi’ne vardı, güvenlik görevlileri talimat almıştı, onu görünce hemen bariyeri kaldırdılar ve selam verdiler.

Esra hazırlanmıştı, beyaz bir elbise giymişti, üzerinde sabah serinliğine karşı bir hırka vardı, kahverengi güneş gözlüklerini çıkarmadı, zor duyulan bir sesle “günaydın” dedi. Kapıdan indi, Esra’nın kapısını açtı ve binmesini bekledi. Arabayı çalıştırdı, CD çaların düğmesine dokundu, müziğin iyileştirici etkisine kesinlikle inanıyordu, özellikle mutluluk veren parçalar seçilirse. “Somewhere over the rainbow” çalmaya başladı, arkasından “What a wonderful World”.

Gündoğan’ın merkezinde Toprak Ana’ya geldiler, normalde çok kalabalık olan yerde Eylül sonu yaklaştığı için kimsecikler yoktu. Fatma Hanım’ı arayarak özel bir misafiri ile kahvaltıya geleceklerini söylemişti. Fatma Hanım ve eşi Ali Bey onları kapıda karşıladı, bahçeye buyur ettiler, masa hazırlanmıştı bile, “yumurtanızı nasıl alırsınız” diye sordular, Esra cevap vermedi, Mert “mutluluk omleti” sipariş etti.

Mutluluk omleti eşinin bir buluşuydu, her pazar sabahı ailecek mutluluk omleti hazırlar ve yerlerdi. Aslında bildiğiniz patatesli omletin biraz bol malzemeli bir çeşidi. Hep beraber hazırlanınca tadı ve etkisi çok farklı olabiliyordu.

Esra güçlükle yemek yiyordu, sohbeti pek sevdiği söylenemezdi, kahvaltıları biter bitmez izin isteyip bir sigara yaktı. “Kaç yaşındasın diye sordu” Mert. “35 yaşındayım ama kendimi en az 50 yaşında hissediyorum, zaten fiziksel görünümüm bunu destekliyor olmalı, ağlamaktan yüzüm gözüm şiş, güneş gözlüklerini bu yüzden takıyorum, dün gece çok ağladım” diye yanıt verdi.

“Peki kaç yıl gerçekten yaşadın?”

“Ne demek istediğini anlamadım?”

“Kitabımın arka kapağındaki hikayeyi okumadın mı?”

“Hayır, kitabını atlaya atlaya okudum, bu aralar konsantre olmakta güçlük çekiyorum, sen bana anlatsana bu hikayeyi, hem zaman geçmiş olur.”

“Eski zamanlarda bir gezgin yolculuklarından birisinde bir köye yaklaşırken, önce önüne köyün mezarlığı çıkar. Mezar taşlarında isimlerin altında doğum ve ölüm tarihleri yerine; 1 yıl 10 ay, 2 yıl 5 ay, 3 yıl 8 ay gibi süreler yazılıdır. En yüksek kayıt 5 yıldır, kimse bunun üzerinde bir süre yaşamamıştır. Gezgin üzülür, ilk aklına gelen özellikle çocukları etkileyen bir salgın hastalıktır. Köy meydanında oynayan sağlıklı çocukları görünce çok sevinir. Demek ki salgın sona ermiştir. Çocuklara mezar taşlarındaki yazıları sorar, çocuklar da onu köyün bilgesine yönlendirirler. Bilge derki, “Biz burada hepimiz hayatımız boyunca bir defter tutarız. Akşamları yatmadan önce o gün gerçekten yaşadığımızı hissettiğimiz, hayattan keyif aldığımız olayları ve süreleri not alırız. Birisi öldüğü zaman defterindeki süreleri toplar ve mezar taşına bunu yazarız.”

Çayları tazelemek için gelen Fatma Hanım da hikayeyi dinlemişti, Esra onun uzaklaşmasını bekledi ve “tahminimce en fazla 2 yıldır, onun da 1,5 yılı 20 yaşıma kadar olan dönemdedir” diye yanıtladı, “bu süreyi artırmanın bir yöntemi varsa gerçekten öğrenmek isterim, bu ilgimi çekerdi”.

“Elbette var” dedi Mert, bu konu An’da kalmak ile ilgili, bugünkü konumuz bu zaten.

“Bir şey sorabilir miyim” dedi Esra ve Mert cevap vermeden devam etti, “benim makus talihimi nasıl değiştirmeyi düşünüyorsun, mutsuzluk nasıl mutluluğa dönüşecek?”

“Sen değişince talihin de değişir” diye yanıtladı Mert ve anlatmaya başladı.

Mutluluk eşittir aklımızın başka yerde olmama hali; yaşamla dans ederek anda kalmak diyebiliriz kısaca.

Mutluluğun önündeki en büyük engel; aklın başka yerde olması hali. Çalışırken tatili düşünmek, akşam yemeğini düşünmek, kel kalacağınızı düşünmekJ.

Yapılan bilimsel araştırmalar; sadece yaptıkları işe odaklanıp başka bir şeyle ilgilenmeyen insanların çok mutlu olduklarını gösteriyor, yoğun trafikte araba kullanmak dahil.

Aklımız başka yerdeyken maalesef sıklıkla olumsuz ihtimalleri düşünüyoruz. Genlerimize işlemiş bir ölçüde. Atalarımız ilk insanların vahşi bir dünyada hayatta kalmaları için gerekli olan bu özellik insan yapısındaki onca değişikliğe rağmen büyük ölçüde korunmuş ve bugünkü hayatımızı zorlaştırıyor.

Keyifli şeyler düşündüğünde bile mutluluk açısından anda kalmanın yanına bile yaklaşamazsın.

Aklın başka bir yerde olmasının mutsuzluğun en temel nedeni olduğu keşfedilmiş. Bir günün en az %50’sinde aklımız tamamen yaptığımız işin dışında bir yerlerde geziniyor.

Duş alırken %65, çalışırken %50, spor yaparken %40 (en çok buna şaşırdım açıkçası) ve seks yaparken %10 oranında başka şeyleri düşünüyoruz.

Bu keyifli araştırmayı ve sonuçlarını Matt Killingsworth’un Kasım 2011’de yapmış olduğu bir TED konuşmasından öğrendim.

“An’da kalmak öğrenilebilir mi?”

“Evet, kesinlikle, sadece anda kalmak değil pek çok şey hangi yaşta olursa olsun öğrenilebilir”

Esra ilk kez gülümsedi, gülümseme demek belki biraz iddialı olurdu, dudaklarının ucu yukarı doğru bükülmüştü, güneş gözlüklerini çıkardı, bal rengi gözlerini ovuşturdu ve “dinlemeye hazırım” dedi.

“Etrafındaki güzelliklerin farkında olarak yaşayan insan anda kalan insandır, bunun için etrafındaki güzellikleri takdir etmek gerekir, her fırsatta bunu yapmalısın, şimdi bir bakalım bulunduğumuz yer ve yaptığımız şey ile ilgili olarak neler bulabileceksin”

“Harika bir kahvaltı yaptık, güzel bir ortamdayız, daha ne olsun”

“Öyle değil, bak bu kez örnek olsun diye ben yapacağım, sonra artık senden bekliyor olacağım.”

“Çilek reçelinin tadı muhteşem, ince belli bardaklarda çay içmek bir harika, hava ne serin ne de sıcak, sanki cennetteyiz, uzaklarda beliren beyaz küçük bulutlar harika bir manzara oluşturuyor, limon ağaçlarının altındayız ve onların kokusunu duyabiliyorum, bu güzel kokuların içinde nefes alıp vermek bir harika, şu anda yapabileceğimiz en güzel şeyi yapıyoruz ve olabileceğimiz en iyi yerdeyiz, sağlığımız yerinde, istediğimiz her şeyi yapabilecek güce sahibiz, çünkü düşünebiliyor ve hayal kurabiliyoruz…”

Esra bu kez daha büyük gülümsedi, “Ben Polyanna olmak istemiyorum” dedi. “Saydıklarım içinde hangisi yanlış veya gerçek dışı?” diye sordum, düşündü “aslında hepsi doğru, belki haklı olabilirsin” diye cevap verdi.

Hesabı ödediler, saat 11’i geçmişti, Gündoğan’da deniz kıyısına gittiler, yan yana sıralanan ve artık oldukça tenha olan plaj cafelerden Casa Mia’ya oturdular, kahve siparişi verdiler.

Kahvelerini içerken Esra bir sonraki dersin ne olduğunu sordu, “fotoğraf çekeceğiz” diye yanıtladı Mert, anda kalmanın en etkili yöntemlerinden birisi.

Çantasından iki adet Nikon fotoğraf makinesi çıkardı ve bir tanesini Esra’ya uzattı, objektif ayarlarının nasıl yapılacağını gösterdi. Sahilde dolaşmaya başladılar, bir süre manzara fotoğrafları çektikten sonra Esra’dan bir istekte bulundu, insanlardan izin alarak portreler çekmeni istiyorum dedi. Esra önce itiraz ettiyse de sonra bu fikri heyecan verici bulmuş olmalı ki kabul etti, hiç tanımadığı insanlardan izin alarak onların resimlerini çekmeye başladı.

Önce kıyıya çektikleri sandalın bakımını yapan iki genci, daha sonra babasıyla balık tutan bir erkek çocuğunu ve son olarak plajda bebekleriyle oynayan bir kız çocuğunu fotoğrafladı. Bu iş hoşuna gitmişti, fotoğraf çekmek gerçekten işe yarıyordu. Bir saattir başka hiçbir şey düşünmemişti.

Fotoğraf seansından sonra denize girdiler, Esra çabucak yorulup kıyıya çıktı, Mert yarım saat kadar yüzdü, belinde bir rahatsızlık vardı ve yüzmek iyi geliyordu. Ayrıca yüzerken kafasını boşaltıyordu, bir tür meditasyondu onun için yüzmek.

Kıyıya çıktı, kurulandı, Esra’nın yanına gitti, bir şeyler yemek isteyip istemediğini sordu, hayır yanıtını aldı, yanına oturdu. Esra “sırada ne var” diye sorarken ilk kez gözlerinde bir umut parıltısı gördü.

Değişik bir şey yapacağız, buna 12 gün boyunca devam edeceğiz, her gün mutlaka daha önce yapmamış olduğun veya çok uzun zamandır yapmadığın bir şeyi deneyeceğiz. Deniz kıyısında olduğumuza göre bir su sporu seçebilirsin.

Esra düşündü, aslında hep sörf yapmayı istemiştim, sörf tahtası üzerinde durmak nasıl bir deneyim bilmiyorum ama yelkeni kaldıracak ve tutacak gücüm yok.

Kürek sörfü yapabiliriz diye yanıtladı Mert ve onu alarak Baia Otel’in su sporları merkezine götürdü. Bir hoca ile anlaştılar, hoca Esra’ya 20 dakika içinde sörf tahtasının üzerinde durmayı öğretti, uzun küreklerini alarak sörflerinin üzerinde Gündoğan Koyu’nda dolaşmaya başladılar.

Deniz kıpırtısız bir göl gibiydi ve sörf tahtasının üzerinde ayakta kürek çekerek oldukça hızlı ilerliyorlardı, bir saat içinde karşı kıyıya gidip geri dönmüşlerdi. İnsan ilk kez yaptığı bir şey esnasında tamamen ona konsantre oluyordu. Bir saat boyunca denizin üzerinde ayakta kalmak ve manzaranın tadını çıkarmak dışında bir şey düşünmemişlerdi.

Esra çok yorulduğunu ve biraz dinlenmek istediğini söyledi, şezlonguna uzandıktan beş dakika sonra uyumuştu.

Akşamüzeri güneş alçalmaya başladığında çay servisi başladı, çaylarını içtikten sonra Esra’yı evine bıraktı, hazırlanması için bir saat süre verdi ve sonra kendi evine döndü. Akşam hava biraz serin olabilirdi, kot pantolon ve ince bir triko giydi, arabasına atlayıp Esra’yı almaya gitti.

Gündoğan’dan Yalıkavak’a geçtiler, sonra Mert’in en sevdiği Gümüşlük rotası başladı, bu yolu ezberlemişti, sağ tarafta inanılmaz manzaralar vardı. Esra manzarayı seyrederken Mert dikkatli bir şekilde araba kullanıyordu. Limon Cafe’ye uğradılar, gün batımını kaçırmışlardı ama gökyüzü çok güzeldi, günün en sevdiği saatleri başlamıştı. Çalışırken alkol almıyordu, bir soda sipariş etti, Esra bir kadeh beyaz şarap içti.

Gününün nasıl geçtiğini sordu Esra’ya, “ne yalan söyleyeyim, fazla ümitli değildim, ama uzun zaman sonra kendimi ilk defa gerçekten biraz iyi hissettim” diye yanıtladı.

Akşam yemeği için Ali Rıza Bey Mimoza’dan yer ayırtmıştı, burası Eylül ayında bile zor yer bulunan nispeten pahalı bir restorandı. Kökleri denizin içinde bulunan ağaçların dallarına rengarenk kağıt fenerler asılmıştı, gerçeküstü bir görüntüsü vardı. Yemeklerini yerken fazla konuşmadılar, manzaranın tadını çıkardılar, yemekten sonra Mert sohbet etmek için bir soru sordu:

“Seni bu kadar mutsuz eden şey nedir?”

“Boşanmış olmayı kabul edemiyorum” diye yanıtladı Esra. “Bu büyük bir başarısızlık, evliliğim neden yürümedi bilmiyorum, kendimi çok yalnız hissediyorum, bir yandan yeni bir ilişki istiyorum, diğer yandan hiçbir şey yapmak istemiyorum, kafam çok karışık.”

“Hoşlanmadığın bu durumun dışına çıkmak için bir şansın var mı?”

“Sanmıyorum, aynı adamla yeniden nikah kıyacak halim yok, zaten yurt dışında ve sevgilisi ile birlikteler”

“Hoşlanmadığın bu durumu değiştirmek için kısa vadede yapabileceğin bir şey var mı?”

“Ne yapabilirim ki, belki birkaç ay sonra kendimi biraz toparlarsam yeniden insan içine çıkabilirim.”

Kendisindeki değişimin farkında değildi, makyaj yapmamıştı, ancak ilk karşılaşmaları ile kıyaslandığında çok daha iyi haldeydi.

“Herhangi bir yargılama, suçlama yapmadan bu durumu olduğu gibi kabul edebilir misin?”

“Başka çarem yok zaten, mecburen kabul edeceğim.”

“Ben ondan bahsetmiyorum, mecburen değil, gerçekten isteyerek içinde bulunduğun durumu kabul edip bununla barışabilir misin?”

“Ne önemi var ki?”

“Bir şeyi değiştirmeden önce önce o durumu içten gelen bir şekilde kabul edip onunla yüzleşmemiz gerekir, ancak ondan sonra değişebiliriz.”

“Denerim”, diye yanıtladı Esra.

Hesabı ödediler, Mert küçük bir kağıt çıkardı, burada bir soru var, bu gece yatmadan önce veya yarın sabah ilk kalktığında bu sorunun cevabı üzerinde düşünmeni istiyorum. Ev ödevi gibi düşünebilirsin.

Esra kağıdı katlayıp cebine koydu, eve geldiğinde terasa çıktı, kağıdı açtı ve okumaya başladı.

Kendine cevabını çok merak edeceğin bir soru soracak olsan bu ne olurdu?

 

Paylaş

Comments

  1. Sibel Eryılmaz : Eylül 30, 2013 at 9:15 am

    Hergünü sabırsızlıkla beklıyorum.yalnız ufak bişey dile getirmek istiyorum.Belkı gercekten yasanmış bır olay ama bu kadar zengın,ihtısamlı yerler ,lüx arabalar olmayaydı.daha basıtte mutluluk bulmaya calısaydık.!!belkıde sız bu zengınlıkte ve ihtısamda bıle mutlu olamayan bır ınsanı anlatıyosunuz ama canım cekıyooooo:))))))tesekkurler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nine − two =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.